Taşındık...

Yeni adresimiz köşeyi dönünce yüz metre kadar ilerde:

http://sibelatasoy.com/

Üç senedir birlikte olduğumuz bu mekanı sevgiyle hatıralarımızda yaşatacağız.

Teşekkürlerimle...

Yorum (6) Yorum yaz!

Türk Şamanlığı

Prof.Dr.Fuzuli Bayat'ın Türk Şamanlığı kitabından ilgimi çeken bazı pasajları zaman zaman sizlerle paylaşmayı hedefliyor ve bu yolla belki sonuçta tatminkar bir özet'e sahip olmayı umuyorum.  
 

"Hristiyan misyonerler 18-19yy Türk şamanlarını Rus yöneticilerine tutuklattırır, bazen de idam ettirirlerdi. İslam da uzun zaman göçebe toplumun yaşattığı eski inançları bidat adı altında dışlamış, yönetim bu insanları her  zaman hor görmüştür. Ancak buna rağmen özellikle Altay-Sayan Türkleri, Sibirya Türkleri, Moğol-Buryatlar, Tunguzlar vb. halklar her zaman şamanlara saygı göstermiş, onları yapma dinlerin kahinlerinden üstün bilmişlerdir. Mesela sıradan bir Moğol, Şamanlıkla Lama dininin farkını şöyle özetlemiştir: Şamanlar bize hayat nesnelerinden anlattıkları halde, lamalar bize yalnız ölümü çağrıştıran şeyleri telkin edirler."

 

Şamanlar, yalnızlığın gücünün büyük olduğunu anlamış, bu nedenle de toplumdan uzaklaşmış, nispeten tenha yerlerde yaşamayı deneyen kişilerdir.

Şaman, öteki dünya olarak betimlenen ruhların veya gözle görülmeyen varlıkların dilini bilen, dolayısı ile iletişim sağlamak için tercümanlık yapan ve bin yıllarca biriken ve zamanla unutulmaya yüz tutan kozmik hafızada saklı olan gizli bilgileri topluma üstü kapalı simgelerle götüren şamanlık sisteminin bir temsilcisidir. O halde Şaman:

  1. Öteki dünyanın bu dünyadaki temsilcisi, unutulan gizli bilgilerin kaynağıdır,
  2. Kutsal bilgileri veya karşılıklı istekleri (ruhların insanlardan, insanların da ruhlardan istediklerini) ileten arabulucudur.

Demek ki, Şamanın esas fonksiyonu; görmekà anlamakà iletmektir. Bu üçlü fonksiyonu gerçekleştiren şaman, toplumun özel statüye sahip bireyidir.

Yorum (3) Yorum yaz!

Ben:Sen

Bazen uçarak çoğunlukla konarak

geçiyor geceler, iki arada.

geçirgen, katılımcı şeyler

benliklerimiz.

kim kime karışmış, nedir

ortalama odaklanmam?

temsili çemberlerimizin

iç içe geçmiş, taranmış bölgeleri.

neresindeyim bunun ben sahi?

bulaşıcı hastalık gibi benliğimiz

kişiye ilişkiden

hem de her şeyle bulaşan

ama en çokta aşkla

oluyor ben; sen.

 

 Sa

30.01.04

Yorum (1) Yorum yaz!

Değişimmmmmm

-Tobias kaynaklarından alıntı-
 
Benim, yeni bir sosyal toplum diyeceğim şey olacak – sosyalizm ya da komunizm ile karıştırılmasın – ama gerçekten sosyal kaygıları ve sosyal gereksinimleri göz önünde bulunduran bir sosyal toplum. Ama bu yeni sosyal toplum, geçmişte olduğu gibi kurbanların ondan eski biçimlerde beslenmesine izin vermeyecek. Sosyal bir toplum, tek tek her bir kişinin egemenliğini/mutlakiyetini tanıyacak, ama aynı zamanda mutlak varlıklar arasındaki uyumluluğu ya da işbirliğini de.

Küresel finans durumuna büyük, çok büyük hızla yeni çözümler (üretildiğini) göreceksiniz. Tam bir işbirliği içinde, güce dayanmayan, ama akıcı bir değiş-tokuş temeline dayanan yeni bir banka sisteminin ortaya çıktığını göreceksiniz.

Geçenlerde sözünü ettiğimiz şeyleri göreceksiniz – bu gezegen için yeni yiyecek kaynaklarının ve beslenme kaynaklarının büyük bir hızla geliştirildiğini göreceksiniz. Kanser gibi, AİDS gibi Eski Enerji sorunlarını, ve temelde Eski Enerji gücünün dengesiz enerjisinin bir sonucu olan bazı diğer hastalıkları da çözmek üzere şaşılası bir hızla gelen tıbbi gelişmeler göreceksiniz.

Dünya üzerindeki yakıt krizi ya da enerji krizi dediğiniz şeyler için parlak çözümlerin geldiğini göreceksiniz, ki bunlar keşfedildiğinde size çok açık, çok aşikâr gelecek. İnsanların kafalarını kaşıyıp da bunu daha önce neden görmediklerine şaşmalarına neden olacak. Bu çözümler temiz ve verimli ve bereketli olacak. Onlar, gücün gerekmemesi ve bireysel insanlara egemenliği geri getirmek gibi, aynı genel modele uygun olacaklar.

Ben güç terimini kullanırken, karşıt şarjlarla – negatif ve pozitifle – ilgili fizikten söz ediyorum. Dünya bilinci çok uzun bir süre bunu temel aldı. Dünyayı inşa eden buydu. O şimdi bir olgunluğa ve öyle bir noktaya ulaştı ki, güç, yani eski anlamıyla karşıt olan, çarpışan enerjilerin artık varolması gerekmiyor. Artı, her ne kadar tüm bu güç dalaverelerine inanmış ya da yatırım yapmış epey insan varsa da, ona aslında ihtiyaçları olmadığını görecekler.
...
 
Mesajın tamamı için:
http://destek.pilli.com/kc/oku.php?id=257
 
Böyle yeni bir değiş-tokuş sistemi, yeni bankacılık dediği şey hani "barter" dedikleri sisteme benzer bişey mi acaba?

Yorum (yok) Yorum yaz!

İnsana ihtiyaç!

İnsanlığın hayatta kalması tanrılar arasında çok sıkı bir tartışma yaratmıştı, son derece kritik bir değerlendirmeyle bugüne ulaşabildik, oysa bundan hiç haberimiz yok, öylesine sonsuzca var olacakmışız gibi hissetmenin umursamazlığı içindeyiz, hala da öyleyiz.
Bakın Tanrı Enki (Ea), bu pazarlığı nasıl yapmıştı:

Ea, bilgeliğin efendisi, tanrıların ortasında konuştu...
Konuşmaya başladı: "İnsanları yok etmek niye?
Tanrıların sunularını onlar vermiyor mu ve sizler için sedir ağacı yakmıyorlar mı?
Eğer insanlar onun için yok edilselerdi, tanrılar çalışmaktan başlarını kaldıramazlardı,
ve kimse size ekmek ve içki vermezdi artık.
Böyle giderse fırtına tanrısı, Kummiya'nın kudretli kralı, sabanı kendi sürecek!
Ve böyle giderse İştar ve Hebat
değirmeni kendileri çevirecekler!"

Bize olan ihtiyaçları ne kadar açık değil mi?
(Bu konuşmalar Nuh tufanından hemen önce oluyordu, tamamaen sümer tabletlerinden alıntıdır)

Yorum (2) Yorum yaz!

Kamış Duvara Sözler

Ea yani tanrı Enki, Dünyanın üstüne salınan tufanı biliyordu, tanrılar kendileri için önlem aldılar ve fakat Büyük tanrı Enlil'in kendilerine yemin verdirmesi sebebiyle tufan haberini insanlara veremediler. Fakat Enki bu hale getirilmesinde sonsuz katkısı olan insanlığın yok olup gitmesine razı değildi; ama yemini de bozamazdı, bu sebeple ardında Atrahasis (Nuh)'in olduğunu bildiği kamış bir duvara şöyle söyledi:

Kamış duvar, kamış duvar! Duvar! Duvar!
Kamış duvar, dinle! Duvar, kulak ver!
Bir evi yık. Bir gemi yap.
Zenginlikleri terk et. Hayatı ara.
Mal mülk mü? Onlardan nefret et.
Hayatı kurtar.
Her canlının tohumunu gemiye yükle.
Senin yaptığın geminin
ölçüsünü ölçüsüne uydur;
Eni boyuna eşit olsun.
Üzerini apsu gibi kapla.
Böylece güneş içini göremiyecek
üstünü ve altını kapla.
Halat takımlarını sağlam yap.
Zifti-güçlendirmek için sertleştir onu.
Senin üstüne yağmur,
Sürüyle kuş, bir sepet balık yağdıracağım.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Neden Bayram?

Bi şeyin varlığı, yokluğu ile anlaşılıyor ya, bi şeyi bildiğinizde bayram yaparsınız, sevinç patlaması.
Gerçi ben her daim yiyeceğin, içeceğin, sağlığın değerini bilirim. Her bir erik yeyişimde, ya da muz, ya da nar, ya da şeftali veya domates, onlara hayran kalıyorum. Her su içişimde, her yıkanışımda ve bi yerim ağrımadan her nefes alışımda varlığımızın muhteşemliğini hissediyorum, bu kendiliğinden oluyor, bu şeylerin hepsini yaparken adeta ibadet eder gibi huşu içindeyim. Gerçekten bu bir mucize!...
Malum deliye hergün bayrammış :)

Yorum (3) Yorum yaz!

Öpmek ve tükürmek üzerine

Tam kahvemi koydum ve okuduğum kitaba dönmek üzere kanepeye yöneldiğim anda aklıma geldi bu iş. Yok yok aslında bikaç saniye öncesi var!
Kahvemin sütünü karıştırırken ortada oluşan deliğe bakarken onun bi öpücüğü andırdığını hissettim, bir yandan fincanı karıştırken bir yandan ağzımla öpücük hareketi yapıp benzerliğini keşfetmeye çalıştım.
Ve yerime doğru yürürken hala havaya öpücükler gönderiyordum derken parmağımı öperek hava akışını ölçmak istedim ve bingo! Tam da tahmin ettiğim gibi öpücükle içeri hava çekilmekteydi!
Demek ki bişeyi öperken aslında onu içimize çekmeyi, o olmayı hedefleyen ve aslında BENimi iyileştirici (bu anlamda bencilce) bişey yapıyorduk. Oysa biz öpmeyi hoşlanmanın ve vericiliğin işareti saymaz mıydık??!
Hemen ardından bu kez tükürme harketi yaptım ve bu bariz olarak dışarı hava püskürtüyordu, yani kendi olanı dışa veriyordu!
Halbuki tükürmeyi ayıplama/dışlama hareketi olarak algılarız biz! Komik ama tam da tersiymiş aslında, kendini tükürdüğün nesneye sunuyormuşsun!!!
Bak seeen dedim, fincan elimde kalmıştı, kitabı boşverip bunu yazmaya karar verdim.
Şifacılar-büyücüler de öyle tüh tüh tükürürürler, ha bi de kocakarılar, maşallah derken yapar bu ritüeli (belli ki şaman atalarından geçen bilgiler), beğendiklerine nazar değmemesi için tükürerek kendi enerjilerini hedef objeye kalkan ediyorlar! Yine bu kocakarılar yeni doğmuş çocukların da öyle fazla öpülüp koklanmasını istemezler (köydeki deneyimlerimden hatırıma geldi), bebeğin solacağından korkarlar.

İlginç... Sonra kendi yaptığım şifa seanslarında, aslında hiç de öyle bişey öğretilmediği halde, içimden sürekli üfleme isteği geldiğini ve ister istemez bu ihtiyaca uyduğumu hatırladım.
Bişeyin çalışma biçiminin görünüşün tam tersinden ivmelendiğine bi kanıt değil mi bu?

Yorum (4) Yorum yaz!

Kendimize bi kendimiz inşa etmek?

Kendimize bi kendimiz inşa etmek için ne kadar uğraşmış/uğraşıyor olduğumuzu hayretle farkediyorum. Kaybolmamak adına ne kadar çok şeye halat ve kement atmışız/atıyoruz. İster olumlayarak isterse olumsuzlayarak kendimize nirengi noktası belirlemiş oluyoruz. Ve sonra ne yapıyoruz?
Yan gelip yatıyoruz artık tabi, nasıl olsa teknemizi her yönden bi şeylere bağlamış durumdayız, sabitlendik, sürüklenme tehlikemiz yok! Oh ne rahat hayat...
Ta ki bir doğal felaket olup bütün halatlarımızı koparıp, teknemizi ters yüz edene kadar, güvenlik(!) içinde, aynı noktada duruyoruz. (Bu aslında ölümü beklemek değil midir)

Bir tekne olduğumuz kabulünden yola çıkılınca yaptığımız da mantıklı(!) geliyor aslında.
Dinlerin yapmaya çalıştığı şey, sıkı sıkı sabitlenmiş teknelere biraz olsun yüzmek, şöyle rüzgarla seyretmek için güvenli bir alan tahsis etmek gibi görünüyor bana. Karaya bağlı durup kalmaktansa güvenli geniş bir körfezde seyir edebilmek. Böylece gemiler "hareket nedir" öğrenecekti!
Ve bunu öğrenen teknelerden bir kaçı, körfez dışında neler olduğunu merak edecekti?! Ki ettiler... Kuantum fiziğine böyle ulaştık. Bize enginlik gibi gelen kuant dünyası da belki yalnızca bir iç deniz?! Kim bilebilir ki!
Korkumuz ve onu yenme içgüdümüz (bunlar ikiz kardeştirler)bize daha bir çok oyun evrenleri kurduracak. Bizden yukarıları, bizi kapsayanı görmek mümkün olmuyor ama insan pekala aşağıları seyretme lüksüne sahip.

Yorum (3) Yorum yaz!

Salınımlar

En temel gerçeğimiz, (en azından 3B de), bir şeyin yapılmaması gerektiğii yaparak anlıyor, yapılması gerekenleri ise önce yapmayarak anlıyor oluşumuz. Sarkacın bi yana salınımı diğer yana salınımı için mecburi şart oluyor. Açıkçası ben kendi hayatımın bir devresinde salınmamayı da denedim, öyle ortada belki salınım hareketi bile sayılmayacak ince bir titreme haliyle durup bekledim. Yani sarkacın bir ucuna A noktası diğer ucuna B noktası orta noktaya da C noktası der isek, bütün noktaların aynı düzlemde oluşunun canlı şahidi gibi hissediyorum kendimi :)
Salınımlar için çift yardımcı kullanılmakta olduğunu da gördüm; birincisi salınım yapmak istediğin uca doğru bir özlem/istek geliştirirken, ayrılmak durumunda olduğun nokta için de nefret ve tiksinti geliştirmek, salınım hızını artıran aynı değerde motivasyonlar oluyor.
Ben hayatım boyunca diğer ivmelendiriciyi kullanmamıştım yani ayrılacağım noktadan nefret edemiyordum, belki bu sebeple kendi içimde şiddetli acılar hissediyordum. Doğamız böyle sevdiğimiz şeyle sonsuza kadar kalmak isteriz. Ama içimizdeki başka bişey bir "meydan okuyucu" buna izin vermez, belki de atalarımın göçebe oluşu hücrelerime sinmiştir ve der ki, GİT... BIRAK GİT... Çünkü az sonra burası kuruyacak otlar sararacak ve hayvanlarını otlatamaz olacaksın :) Ve o durum geldiğinde hala burda olursan birçok hayvanın açlıktan ve susuzluktan telef olacak, topluluğunun fertleri bitkin düşecek, elastikiyetini kaybedeceksin ve bu durumda gerçekten bulman gereken yeni ve yesil otlağı bulacak kadar uzun yürüyüş yapacak kudretin kalmayacak, henüz güçlüyken, herşey yolundayken BIRAK ve GİT!
Ve giderken geride kalanı kutsa, onu sevgiyle bırak.
İşte bu duygular sanırım bana atalarımdan miras kaldı. Ve bu, göçebe uluslar için bulunmayacak bir tanrı hediyesidir.
Oysa yerleşik uluslar için bütün bu şeyler çok ama çok zordur. Onlar yerlerini ancak o yerden nefret ederek bırakabilirler, hem de çok büyük bir nefret geliştirmek durumundalar. Bişeyden nefret ederseniz ondan ayrılırken acı çekmezsiniz, öfke ateşi yarayı dağlar ve çabucak iyileşmenize yardımcı olur.
Uluslar ve insanlar, ister toplumsal isterse kişisel ilişkilerde bu söylediklerimi yöntem olarak kullanagelmişlerdir, herkes kendi köküne göre uygun "araç" gereç kullanır.
Büyümek için kendi çocuğunu yer! Kendini yeni şartlara taşımış olan eski şartları lanetlemek budur.
Anadoluda karşılaştığımız da maalesef bu oldu. Sürekli yerleşik ulus kadınlarıyla evlenen padişahlarımız, yöntem konusunda kulvar değiştirdi, islamı kabul etmek için şamanizmi lanetledi. Oysa halkımız bunu yapmadı çünkü onun genleri padişahlar kadar kerışmamıştı henüz, halkımız islamı kabul ederken kökünü reddetmedi ve şamanizmi kapsadı. Bu sebepledir ki araplar bizden nefret eder, çünkü onlar putperestliklerini kapsayamadılar :(
Derken Atatürk geldi ve düzeni geri çevirmek istedi, kapsayıcılar bu işlemi rahatça geçirdiler, küçültücüler geçemedi ve nefret yoluyla bu sorunu aşmaya çalıştılar.
Ben yöntemler üzerinde öncelik önermiyorum, neyseniz o sunuz. Hücreleriniz neye izin veriyorsa onu yaparsınız ve fakat
ne yaptığımızın farkında olursak, hangi aracı kullanmakta olduğumuz önemsizleşir.

Ateist olanlar da aynı "küçültücü" aracı kullanmaktalar (islam-hristiyan ve musevi taraftarların bir çoğu gibi)kendilerini bu noktaya taşımış olan tek tanrılı dinlere minnet ve sevgi duyacakları yerde, onları rakip olarak almakta ve "kısıtlı" güçlerini bu kavga ile tüketmekteler. Aslında ne olmakta olduğunu görmüyor musunuz? Dinleri öyle sevmekteler ki oradan ayrılabilmek için nefret aracını kullanmak durumunda kalıyorlar! Bu yöntem acıyı dışlaştırır. Kapsayıcılar ise acıyı içte çeker, dışarıya huzur ve barışı bırakırlar.
Allah hepimizin işini kolaylaştırsın.

Yorum (4) Yorum yaz!